Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
Bumerang Bale Gösterisi
Atatürk ve Mavi Vatan Konferansı
Öncü Kadınlarımız Müzikli Tiyatro Gösterisi
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

İSRAİL

İSRAİL İLE FİLİSTİN ARASINDA SÜREGELEN SAVAŞ HALKLARI DERİNDEN ETKİLEMEKTEDİR. ÇOCUKLARIN BU SAVAŞTA EN FAZLA KAYBEDENLER OLMASI BU SAVAŞIN ARTIK DÜNYANIN SORUNU HALİNE GELMESİNE SEBEP OLMUŞTUR
18.08.2014 / 00:00


İSRAİL DEVLETİ



           



            İsrail devleti, 1948 yılında, Birleşmiş Milletler’in Kasım 1947 tarih ve 181 sayılı Genel Kurul kararına (UN Partition Plan) dayanarak kuruldu. 1948’e kadar olan süreç, Yahudiler için, bir taraftan anti-semitizmle mücadele, bir taraftan da, dünyanın ulus-devletler temelinde şekillendiği bir dönemde, kendi ulus-devletlerini arama süreci olarak tanımlanabilir. Ancak Yahudilerin ulus devletlerini kuran diğer uluslardan farkı dünyanın hemen her yerine yayılmış bir topluluk olmaları, ve yine bu sebepten, yaşadıkları hiç bir yerde çoğunluğu oluşturmamaları idi. Etnik kimliklerle siyasal birimlerin çakışmasının söz konusu olmadığı imparatorluklar döneminde herhangi bir sorun yaratmayan bu durum, imparatorlukların yerlerini ulus devletlere bırakmasıyla birlikte Yahudileri de kendilerine ait bir vatan ve devlet aramaya itti. Siyonist hareket, -tercihen Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak amacıyla 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıktı. Aslında bu dönemde Filistin topraklarında bir Yahudi devleti fikri çok da akla yatkın değildi. Çünkü, 19. yüzyılın ortalarında, yani siyonizm ortaya çıkmadan ve bölgeye planlı Yahudi göçü (Aliyah) başlamadan önce, Filistin topraklarında 300.000 müslüman ve 27.000 Hıristiyan’a karşılık sadece 13.000 Yahudi vardı.1914 yılına gelindiğinde, siyonistlerin Yahudileri Filistin’e yerleşmeye ikna çabalarına rağmen bu rakamlar 602.377 Müslüman, 38.754 Yahudi, 81.012 Hıristiyan şeklindeydi.



            Siyonistler ile Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bölgeye hakim olacağı artık yavaş yavaş aşikar olan İngiltere’nin çıkarlarının çakışması sonucu, 1917 yılında, Filistin’in “Yahudi Vatanı” haline getirilmesinin destekleneceğini ilan eden, dolayısıyla Filistin’e Yahudi göçüne yeşil ışık yakan ünlü Balfour Deklarasyonu, dönemin dışişleri bakanı Lord Arthur James Balfour tarafından Britanya Yahudileri temsilcisi Lord Walter Rothschild’a bir mektup olarak iletildi. Bu belge, uzunca zaman basından saklandı ve özellikle Orta Doğu’da çok fazla duyulmaması için her türlü önlem alındı.Çünkü, üzerinde Arapların ezici çoğunluğu oluşturduğu bir toprağın bir başka ulusun vatanı haline nasıl getirileceği sorusunun cevabından tahminen bu belgeyi yazanlar da emin değildi. Öte yandan, Filistin topraklarını boş sayan bir politikanın gündeme getirilebilmesi ve bunun “topraksız halka halksız toprak“ sloganı eşliğinde hayata geçirilmesi Batılıların Ortadoğu halklarını nasıl algıladığına, daha doğrusu nasıl yok saydığına dair bir ipucu verse gerek… Sonuçta, 1922’de % 78’e % 12 olan Müslüman- Yahudi oranı, 1931’de % 74’e % 17, 1944’te ise % 62’ye % 30’du. 1937 yılında, yerli halkın muhalefeti sonucu, İngiltere, Filistin’e Yahudi göçünü yasakladı ve Yahudilerin toprak edinmesini kısıtladı. Ancak Avrupa’da anti- semitizmin doruk noktasında olduğu bu dönemde, Filistin’e kaçak Yahudi göçü sınırlı da olsa devam etti. 1946 yılına gelindiğinde ise Filistin’de 1.175.196 Müslüman, 602.586 Yahudi, 148.910 Hıristiyan vardı İsrail’in kuruluş belgesi niteliğinde olan, ancak hiç bir resmi belgesinde gönderme yapmadığı 181 sayılı karar, 1920 yılından bu yana İngiliz mandası olarak yönetilen Filistin toprakları üzerinde iki devlet kurulmasını, Kudüs’ün ise uluslar arası yönetime bırakılmasını öngörüyordu. Yahudiler dışında kalan Filistin halkı ve diğer bölge devletleri, Filistin topraklarında nüfusun üçte birini oluşturan Yahudilerce kurulacak olan devlete toprakların % 55’ini bırakan paylaşım planını reddederek, planda öngörülen geçiş dönemine aykırı şekilde Mayıs 1948’de ilan edilen yeni devlete savaş açtı. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri ve maddi desteğini üzerinden eksik etmediği İsrail’in kesin zaferiyle sonuçlanan savaş bittiğinde 750.000 Filistinli topraklarını terk ederek çevre ülkelere sığınmak zorunda kalmıştır. İsrail bu kez Filistin’in % 75’ini fiilen kontrolüne almıştı. Birleşmiş Milletler, 194 sayılı kararıyla İsrail’den Filistinli mültecilerin geri dönmesine izin vermesi ve Kudüs’ü, Birleşmiş Milletler Planı’nda öngörüldüğü gibi uluslararası yönetime bırakmasını talep etti. Ancak İsrail, söz konusu kararı hiç bir zaman uygulamamıştır.



             Yüzde Elli Beş Yetmez, Daha Çok Toprak!  1949 yılı itibariyle, İsrail, Birleşmiş Milletler’ce kendisine öngörülen sınırların çok ötesine geçmiş, Kudüs’ün batısını topraklarına katarak başkenti haline getirmişti. Ayrıca, İsrail’in kurulmasına olanak tanıyan planın öngördüğü Filistin devletinin varolmasına izin vermemiştir. 1967 yılında, altı gün savaşları olarak anılan savaşın ardından ise, kaybedilen toprakların geri alınması şöyle dursun, İsrail, Batı Şeria, Gazze şeridi, Doğu Kudüs, Suriye’ye ait Golan Tepeleri, Mısır’a ait Sinai Çölü’nü ve üzerinde hem Suriye’nin hem de Lübnan’ın hak iddia ettiği Şebaa çiftliklerini işgal etti. Sonuç olarak, Filistin Devleti’ne ait olması gereken toprakların tamamının yanı sıra, diğer Arap ülkelerine ait birçok toprak da, ileride pazarlıklarda kullanılmak üzere İsrail’in kontrolüne geçmiştir. Bugün gelinen noktada, İsrail Batı Şeria’yı kontrolü altında tutuyor, Kudüs’ün tamamını topraklarına katmış durumda ve Gazze Şeridi’nin durumu malum. Halbuki 1947 yılında kendilerine Filistin topraklarının % 45’i öngörülen Filistinli araplar, bugün, söz konusu toprakların sadece % 22’sini oluşturan Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Doğu Kudüs’te devletlerini kurmaya razı olmaktadırlar. Öte yandan, 1982 yılında, İsrail, Filistinli gerillaları kontrol altına almak gerekçesiyle Lübnan’ı işgal etti ve 2000 yılında, büyük ölçüde işgal sırasında ortaya çıkan Hizbullah’ın direnişi sonucu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Ne gariptir ki, İsrail’in Lübnan’a bugünkü saldırılarının bahanesini oluşturan Hizbullah, bizzat İsrail işgalinin meyvesidir. Sonuç olarak İsrail, kurulduğu günden itibaren, topraklarını savaşlarla genişleten, komşularıyla sınırları belli olmayan bir devlet oldu. Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesine ilişkin BM 1559 (2004) sayılı karar gündemden düşmezken, İsrail’in 1967 ve 1973 savaşlarıyla işgal ettiği topraklardan çekilmesine dair sayısız BM kararı’nın 5898 (2003), 446 (1979), 242 (1967) İsrail tarafından yok sayıldığı o kadar büyük rahatsızlık yaratmıyor. Üstelik İsrail, kendisine karşı her türlü direnişi terörist ve kendisini Orta Doğu’dan tamamen atmak isteyen gruplar olarak ilan ederek uluslararası arenada meşruiyetini korumaya devam edebiliyor. Halbuki, Filistinli’ler ve Arap ülkeleri başlangıçta İsrail’in varlığını kabul etmemiş olsa da, bugün gelinen noktada, çok radikal görüşlerin dışında, İsrail’i haritadan silmeye niyetli pek kimse yok, niyet olsa bile buna kimsenin muktedir olmadığı ayan beyan ortada. Dolayısıyla, İsrail’in varlığının tehlikede olması durumunun gerçeklikle pek ilişkisi yok. Öte yandan, Filistin Kurtuluş Örgütü, 1974 yılından itibaren mücadelesini Gazze ve Batı Şeria’da bir devlet kurulması yönünde verdi. Başka bir deyişle, İsrail devletini resmen tanımamakla birlikte, bu amacın, fiiliyatta iki devletin varlığının kabülü anlamına geldiği ortadadır.



             İsrail-Filistin sorunundaki en önemli konulardan birisi de, 1948 Savaşı’nda ya da daha sonra topraklarını terk ederek çevre ülkelere dağılmış olan Filistinli mültecilerin durumudur. Bu çerçevede, Birleşmiş Milletler ısrarla bu kişilerin geri dönüşlerine izin verilmesi gerektiğini savunurken, İsrail bu konuda herhangi bir sorumluluk kabul etmemektedir. Bu noktada İsrail, suçu kendi toplumları içerisinde eritmek yerine, onları hâlâ mülteci konumunda misafir eden Arap ülkelerine yüklemekte, dolayısıyle Filistinliler’in geri dönüşünün söz konusu olmadığını açıkça belirtmektedir. Ancak şunu da hemen belirtmek lazım: İsrail Devleti’nin kuruluşundaki yanlışlıkları dile getirmek veya bugünkü zalimce politikalarını eleştirmek başka şey, İsrail Devleti’nin haritadan silinmesini savunmak başka. Bugün gelinen noktada, İsrail, üzerinde 7.000.000 kişinin yaşadığı ve demokrasisi kendi içinde iyi kötü işleyen bir devlet. İsrail’in Orta Doğu’dan pılını pırtını alıp gitmesinin savunulması, varlığını devam ettirmek için savaşmak zorunda olduğu fikrini doğrulamak, saldırganlıklarını meşrulaştırmak, İsrail’in daha da radikalleşmesini savunanların elini güçlendirmek ve bu ülkede sayıları hiç de az olmayan Yahudi demokratlar ile nüfusun yaklaşık % 20’sini oluşturan Müslüman, Hristiyan ve ve Dürzi nüfusu zora sokmak sonuçlarını doğurur.

Etiketler:
Bu 1441
Yazarın Diğer Yazıları


Sayac Yeri