Anasayfam Yap    -
Reklam     -
Kunye     -
Son Mansetler    -
Iletisim                                 
Facebook    -
Bumerang Bale Gösterisi
Atatürk ve Mavi Vatan Konferansı
Öncü Kadınlarımız Müzikli Tiyatro Gösterisi
Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

HALK EVLERİ KONULU SUNUMU İZLEDİK

HALK EVLERİ KONULU SUNUMU İZLEDİK
Mehpare ÖZKABAN’ın “Halkevleri” sunumu Derneğimizde beğeniyle izlendi.
05.03.2016 / 15:12

19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın ilk yirmi yılında birbirinden ayrı fakat iç içe geçmiş dört ideolojik eğilim Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı karşısında bir çözüm, bir çıkış olarak alkışlanıyordu. Bunlar; “Osmanlıcılık”, “Panislamizm”, “Panturanizm” ve “Türk Ulusçuluğu” idi.


Osmanlıcılık: Mustafa Kemal’i kendine çekememiştir.” Jön Türkler” iktidara geldiklerinde, bu ideoloji zaten mahkûm olmuştu. (Atatürk’ün bu konudaki sözlerinden önemli bir tanesini hep birlikte anımsayalım: “Ne mutlu Türküm diyene!”)


Birkaç yıl sonra “Balkan Savaşları” ertesinde imparatorluğun Avrupa topraklarının kaybedilmesi, bu bakışın kesin olarak çökmesine neden olmuştur. 


Panislamizm:  Mustafa Kemal’in gözünde, Osmanlıcılık’tan daha tutarlı bir ideoloji değildi. Mustafa Kemal, Suriye ve Filistin’deki hizmetleri sırasında, imparatorluğun bir yönleriyle ulusçu olan Arap uyruklarının, bu ideolojiye de katılmadıklarını bizzat yaşayarak denemişti.


Panturanizm: Bu konuda Mustafa Kemal, Turan halklarının bir kültür ortaklığının bulunduğuna itiraz etmiyordu. Ne var ki O, siyasal pan-turanizm’in tehlikeli yolunu daima reddettiğini “Söylev” de de bizzat belirtmişti.


Anadolu Türkleri’nin “Ulusçuluğu”na gelince, Mustafa Kemal buna katılıyordu. O, yeniden doğuşunu içinde duyduğu Türk ulusu için gerçek bir tutku ile hareket etmekteydi. Daha sonraları birçok kez severek yineleyeceği gibi; “ Uğruna yaşamaya ve ölmeye değecek tek gerçek varsa o da Türk ulusudur.” İşte Mustafa Kemal’in başına geçtiği devrimin birinci niteliği “Ulusçuluk”tu.


Bu ulusçuluk anlayışında başlangıçta, saltanat rejimine ve padişaha karşı bir isyan olduğu kadar, utanç verici bir teslimiyeti reddetmek de elbette söz konusuydu ama salt “kurtulmak” yetmiyordu. Anadolu Türklerini bir araya getirmek, birliklerini yeniden keşfetmede onlara yardım etmek, onları ortak bir ideal çevresinde toplamak, kısacası, bilinçlerde dinsel duyguların yerini almış olduğu “ulus” kavramını onlarda yeniden uyandırmak gerekiyordu. Bu dinsel duygu, Türkleri bir yerde “ulussuzlaştırmış”tı. Yüzyılın başlangıcında bile Türk ırkından birine milliyeti sorulunca, “Müslüman”ım ya da “İslâm”ım diye yanıtlıyordu. Hatta “Türk” sözcüğünün kendisi bir değersizlik ifade ediyordu. (Köylük anlamına gelen birinci anlamının yanı sıra çirkin ve kaba anlamına gelen bir diğer karşılığı vardır.)


1897’de Mehmet Emin (YURDAKUL)’un söylemleri iledir ki Türkler, ırklarının adını kıvançla, övünçle ağızlarına almaya başlamışlardır: “Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur.”


Daha sonraları “Kurtuluş Savaşı” boyunca Anadolu halkı arasında Türk ulusçuluğunun gerçek uyanışını sağlayan Mustafa Kemal’in dehası olmuştur. Bu ulusçuluğu, ulusal idealin yerini alan dinsel duygu başta olmak üzere “Türkiye’yi her türlü aşırı dış etkiden kurtarmaya yönelik ulusal kurtuluş girişimi” ile o biçimlendirmiştir. Mustafa Kemal’e göre: “(Devrim) yüzyıllardan beri ulusun bireylerini birbirine bağlayan bağı; gerek biçimde, gerek özde değiştirmiştir. Onları dinsel ve teokratik bağ yerine ulusçuluk bağıyla bir araya getirmiş, birleştirmiştir.”


Birkaç yıl sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin programı “ulus”u: “Birbirine dil, kültür, ülkü ortaklığıyla bağlı yurttaşları içeren bir toplumsal ve siyasal oluşum” olarak tanımlayacaktı ve kültür ortaklığı, ulus olmanın başlıca niteliğini oluşturuyordu. Bu nedenle “Kültür Devrimi”, Türk halkının ulusal duygusunu pekiştirmek için Mustafa Kemal’in giriştiği en büyük atılımlardan biri olacaktır.


Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı sınırlı bir etkinlikler döneminden sonra “Türk Ocakları; Kemalist Devrim’in etkisiyle, 1924’ten itibaren bir yeniden canlanış içine girmişlerdi. CHP ile ilişki içinde çalışan fakat kendi özerkliğini koruyan Türk Ocakları, esas görevleri olarak; ulusal bilincin uyandırılması ve “Türk Kültürü”nün yayılması yolu ile kitlelerin eğitilmesini kabul etmişlerdi.


1931’de Türk Ocakları, “Halkevleri” adını aldı. Aynı zamanda CHP halkevlerinin yönetimlerini ele alıp Ulusal Plânda yeniden örgütlenmelerini sağlayarak, onlara “Kemalist ideoloji”yi yayma temel görevini yüklüyordu.


19 Şubat 1932’de 14 il merkezinde açılışı yapılan “Halkevleri” için dönemin CHP Genel Sekreteri şöyle diyordu: “Partimizin Halkevleri’ni kurmaktaki maksadı, ulusu örgütlemek ve onu birbirine dostluk ve karşılıklı anlayışla bağlı ve aynı ideali benimseyen bilinçli insanlar topluluğu haline getirmektir.” Burada öğrenim görme, aydınlanma, yetişme şans ve olanaklarına sahip olan yurttaşlarımız, bu mutluluğa ulaşamamış olanlara rehberlik de edeceklerdir. Halkımızın seçkinleri; topluluğun iyiliği için, zamanının bir bölümünü toplumsal etkinliklere ayırmaya henüz alışık değildir. Görevini bilinçle yapan bir okul öğretmeni dahi, artık içinde yaşadığı topluma herhangi bir şeyi borçlu olmadığını düşünmektedir. Bu garip ve zararlı zihniyete son vermek ve kendimizi toplumun iyiliği için birlikte çalışmaya alıştırmamız gerekir. Arkadaşlığın canlandırıcı atmosferi ile Halkevleri’nin çatısı altında, tek tek birey gibi yaşamaya son verip; birleşik ve tutarlı, ortak bir amaç ve ideale doğru yürüyen, kaynaşmış bir kitle oluşturacağız.


Birkaç ay sonra 24 Haziran’da 20 merkezde daha açılan halkevleri daha sonra da birçok il ve ilçe merkezlerinde, kasabalarda açılmaya devam etti. 1940’dan itibaren de köylerde aynı amaca hizmet etmek üzere “Halk Odaları” kurulmaya başlandı.


         Halkevleri; Cumhuriyet’in kurucuları tarafından; “Cumhuriyet’in temel düşüncelerini ülkenin en uzak noktalarına kadar yaymanın mekanizması olarak düşünülmüş, yepyeni bir kültürel uyanışı ve toplumsal kalkınmayı temsil eden kurumlar olarak Cumhuriyet tarihine damgasını vurmuştur. Halkevleri ve daha sonra nüfusun az olduğu yerlerde kurulan “Halk Odaları” sayesinde Anadolu’nun tüm kent, kasaba hatta köylerine kadar çağdaş bilimin ışığı sızabilmiş, yurdun her köşesine erişen “Halkevi Dergileri” de bu ışığın taşıyıcıları olmuştur. Büyüklüğüne göre bu evlerde ya da odalarda, aşağıda belirteceğimiz kolların hepsi veya birkaçı bulunabiliyordu. Bununla birlikte Tüzük, bir yerde Halkevi açılabilmesi için, aynı anda en az üç kolu düzenleme olanağının bulunması koşulunu öngörüyordu. Bu kollar nelerdi? Şimdi bunları Kadıköy inceleyelim.


Dil, Edebiyat ve Tarih Kolu: Bu kolun amacı, “ulusal kültürün” halk arasında dağıtılması ve yayılmasıydı. Burada, “Türk Dil Kurumu” ile ilişki içinde, Arapça ve Farsça sözcüklerin halk dilindeki karşılıkları araştırılıyordu. Bu çalışmayı başarıya ulaştırmak amacıyla, eski yazarlar yeniden okunuyor, atasözleri, deyimler, şarkılar karıştırılıyor, böylece artık kullanılmaz olmuş eski sözler ve deyimler bulunmaya çalışılıyordu. Özellikle “Türk Tarih Kurumu” ile işbirliği yapılarak, eski geleneklerin yeniden değer kazanmasına da çalışılıyordu. Kadının kurtuluşu için girişilen çabalar planında, bu arayışların önemi kolayca kabul edilir. Kadınların tüm İslâm – öncesi tarih boyunca sahip oldukları “özgürlükler” bu bölümün gerçekleştirdiği çalışmalar, araştırmalar ve konferanslarla sürekli açıklığa kavuşturuluyor, bu da halk için bir özendirme oluşturuyordu. Tarih, edebiyat, yasalar, dil, şiir, güzel sanatlar konusunda anketler yapılıyor, bilimsel toplantılar düzenleniyordu.


Sanat Kolu: “Ulusal Sanat Geçmişi”nin, yeniden doğuşu için Türk Müziği ve Halk Dansları dersleri düzenlenmişti. Kimi ekipler, eski şarkıları derleyip kaydediyor, eski halk danslarını arayıp öğreniyordu. Çoğunlukla karma olan bu ekiplerin bulguları, gösteri ve konserler aracılığıyla kamuya sunuluyordu.


Tiyatro Kolu: Kadın – erkek “karma” çalışmalar oldukça yaygındı. Kadınlar ve genç kızlar, erkekler ve delikanlılarla birlikte, kamuya açık tiyatro geceleri düzenliyorlardı. Bir Türk kadınının sahneye çıkmasının düşünülmesi bile mümkün olmadığından, “Osmanlı Tiyatrosu”nda kadın rollerine Ermeni ve Rumların çıkarıldığı anımsanırsa, bu alanda gerçekleşen “özgürleşme” daha somut biçimde kafalarda canlanabilir.


Spor Kolu: Kulüpler, antrenman alanları, jimnastik salonları; bu bölüm tarafından herkesin kullanımına açılmıştı. Buralara çok sayıda genç kız da devam ediyordu. Daha sonraları Köy Enstitüleri kurulduğunda, halkevlerinde spor çalışmalarına katılmış gençler, spor derslerinde öğretici olarak katkıda bulunmuşlardı.


Toplumsal Yardımlaşma Kolu: Dispanserler, ana – çocuk koruma merkezleri, tıbbî muayeneler, imece işlikleri, bu kola bağlanmıştı. Amaçları her şeyden önce eğitseldi. Etkili kampanyalar aracılığıyla kadınlara, özellikle de köylü kadınlara, kendileri ve çocuklarının eğitimi için sağlık ilkeleri öğretiliyordu.


Halk Kursları ve Sınıfları Kolu: Bu kol; muhasebe, daktilo, steno gibi mesleksel ve teknik kurslar düzenliyordu. Ortaöğretim öğrencileri için, bazen belli derslerde bütünleme hazırlık kursları düzenliyor, bu kurslar ilgililerin gözetimi altında yürütülüyordu. “Halk Dersaneleri” ile işbirliği içinde çalışan bu kol ayrıca okuma – yazma sınıfları da açıyor, böylece yeni abecenin yayılmasına katkıda bulunuyordu.


Kitaplık ve Yayınlar Kolu: Bu kol, okuma – yazma zevkini geliştirmeyi amaçlıyordu. Her “Halkevi” bulunan yerde “kütüphane” ve “okuma odaları” da açma zorunluluğu vardı. Cezaevlerinde, köylerde, değişik yerlerde de bunların açılması, her türlü kitap ve derginin sağlanması, bu kolun önceliğiydi.


   Köycülük Kolu: Halkevlerinin ana kolu buydu. Burada; sağlık, tarım, hayvancılık ve ürün pazarlama konularında, köylülerin bilgilerinin geliştirilmesine çalışılıyordu. Köylerde yaşam koşullarının iyileştirilmesi de, bu kolun amaçları arasında yer alıyordu. Ayrıca, “Kemalist Devrim”in ilkelerinin ve izlediği hedeflerin anlatıldığı, köylülere yurttaşlık eğitimi verilmesi de bu kolun görev alanı içindeydi.


Müzeler ve Sergiler Kolu: Bu kol, eski sanat eserleri ile tarihî eserleri derleyip topluyordu. Bu gibi eserlerin; iyi bir şekilde korunması ve bulunan tarihî eserlerin, resmî makamlara bildirilmesi de bu kolun sorumluluğundaydı. Çevredeki sanatçıların eserlerinin sergilenerek halka tanıtılması ve sanatçıların onurlandırılması ise “Sergi Grubu”nun görevleri arasındaydı. Kadınların taktığı, kullandığı, işlediği işleme ve nakışlar, süsleme çalışmaları sergilenerek kadınların; “Türk Sanat” varlığını zenginleştirmekteki katkıları değerlendiriliyordu.


Halkevleri’nin tüm yurttaşlara açık olan bu çeşitli kollarında etkinlikleri yönlendirip yürütenler, gönüllü çalışan kadın – erkek ilk ve orta öğretim öğretmenleriydi.


Halkevleri ve Halk Odaları, kitleler için kültürün gelişmesinde çok önemli bir etken olmuşlardır. Tüm yurttaşlarda, “ulusal duyguyu” güçlendirmeye, onlara “Kemalizm İlkeleri”ni benimsetmeye ve çevre ayrımı gözetmeksizin yeni Türkiye’nin yaşamına katmaya katkıda bulunmuşlardır. Kadınlara gelince, onlar kurtuluşları için yürütülen eylemin bir parçası olduklarından Halkevleri ve Halk Odaları’nın kültürel etkinliklerinden çok yararlanmışlardır.


Türkiye’nin çok partili sisteme geçişi, tipik bir tek parti dönemi kuruluşu olan “Halkevleri” ve “Halk Odaları” için büyük güçlükler doğurdu. Kültürel ve toplumsal etkinlikler adı altında CHP’nin doğrultusunda çalışmakla suçlandırıldılar. Halkevleri, ilk açıldıklarında çalışmalarına “Türk Ocakları” binalarında başlamıştı. 10 Mayıs 1949’da yeniden açılan Türk Ocakları, kendi bina ve malzemelerini, kanunsuz bir şekilde el konulduğunu ileri sürerek geri ister. Ayrıca, halkevlerinin bütçesi de sorun olmaya başlamıştır.


“Demokrat Parti”nin iktidara gelmesinden bir süre sonra, 8 Ağustos 1951 tarihi’nde “Halk- evleri ve Halk Odaları” kapatılır. Bina ve mallarına el konularak “Hazine”ye devredilir. Vedat Nedim TÖR’ün söylemiyle; “Halkevlerinin kapatılması, anti-Kemalist barbarlığın bir örneğidir. Türk eğitim ve kültür tarihi, bunu acı ile anımsayacaktır.”


Halkevleri kapatıldığı zaman toplam 478 Halkevi ve 4322 Halk Odası bulunuyordu. Bu çağdaş yuvaların bazı binaları, yeniden açılan Türk Ocakları’na verilmiş, diğerleri Hazine’ye devredilmiş olmasına rağmen Halkevleri’ne ait taşınır mallar, kütüphane, arşiv, belgeler ve fotoğraflar gibi malzemelerin korunması için hiçbir önlem alınmamış ve bu büyük kültür birikimi aynen “Köy Enstitüleri”nde olduğu gibi kaybolmuş veya yok edilmiştir.       

Etiketler:
Bu haber toplam 1058 defa okundu


Sayac Yeri